SAÇLARIMLA YARGILANDIM
İsterseniz bu yazıyı aşağıdan dinleyebilirsiniz.
İSTANBUL
Léa, İstanbul’a yalnız gelmişti ama bu yalnızlık tanıdık değildi. Paris’teki gibi değildi. Burada kimse onun hikâyesini bilmiyordu. Bu iyi bir şeydi.
Saç dökülmesi son bir yıldır hayatının merkezine yerleşmişti. Aynaya bakmaktan kaçtığı günler olmuştu. Ama asıl zor olan, başkalarının bakışlarıydı. Özellikle de kocasının.
Fransa’da çözüm aramıştı. Kliniklere gitmiş, uzmanlarla konuşmuştu. Hepsi bir şeyler önermişti ama hiçbiri ona “kendisi gibi” hissettirmemişti. Sonra bir gün, İstanbul’da bir merkezle ilgili bir yazıya rastlamıştı. İsmi dikkatini çekmişti: Saç Dedektifi. İddialı değildi ama kendinden emindi. En çok da bu hoşuna gitmişti.
İstanbul’a bu yüzden gelmişti.
Merkezde uzun konuşmalar yapılmadı. Kimse ona mucize vaat etmedi. Kimse “her şey geçecek” demedi. Sadece onu dinlediler. Ve sonunda, peruk olmayan ama kendi saçlarından da ayırt edilemeyen bir çözüm sundular.
Aynaya baktığında gördüğü şey “yeni biri” değildi.
Sadece uzun zamandır kaybolmuş bir tanıdıktı.
Saçları vardı. Ama daha önemlisi, yüzünü saklama ihtiyacı yoktu artık.
İstanbul’dan ayrılırken, bu yolculuğun sadece bir görüntü meselesi olmadığını biliyordu. Bu, Paris’e daha sağlam dönmek içindi.

⸻
NEDEN
Oteldeki son gece, Léa telefonunu eline aldı. Eski kocasından gelen mesajı bu kez açtı.
Kısa, soğuk ve kontrollüydü.
“Mahkeme için hazırlandım.
Çocuğun menfaati için en doğrusu bu.”
Léa mesajı kapattı.
Kocasının velayeti istemesinin çocukla ilgisi olmadığını artık net biliyordu. Bu bir intikam değildi. Daha kötüsüydü: kontrol.
Onu hâlâ yönetebileceğini göstermek istiyordu. Çocuğu alırsa Léa’nın hayatına sonsuza kadar bir takvim, bir izin listesi, bir onay mekanizması koyacaktı. Ayrıca çevresine anlatacağı çok temiz bir hikâyesi olacaktı: “Ben sorumluluğu aldım.”
Léa’nın zayıf görünmesini istiyordu. Dağınık. Güvensiz. Kendinden emin olmayan bir anne.
Bu yüzden saç dökülmesini özellikle kullanmıştı.
“Psikolojik olarak iyi değil,” demişti bir keresinde.
“Çocuk bunu hisseder.”
İstanbul’a gelişi, tam da bu yüzden önemliydi.
Güçlü görünmek için değil.
Dağılmamak için.
⸻
TREN
Ertesi sabah Léa trenine bindi. Paris’e giden uzun yolculuk, ona düşünmek için fazlasıyla zaman tanıyordu.
Yan koltuğa bir süre kimse oturmadı. Sonra bir adam geldi. Sessizce yerleşti. Kitabını açtı. Léa farkında olmadan rahatladı. Bu adam, alanına girmiyordu.
Saatler sonra, tren yavaşladığında adam başını kaldırdı.
“Uzun bir yol,” dedi.
“İnsan böyle yolculuklarda bazen konuşuyor.”
Léa gülümsedi.
“Bazen,” dedi.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Léa, kendini durdurmadan konuştu. Belki de ilk kez, karşısındaki kişinin hiçbir beklentisi olmadığı için.
“Paris’e dönüyorum,” dedi.
“Orada bir davam var.”
Adam kitabı kapattı ama soru sormadı. Bu da Léa’yı konuşmaya devam ettirdi.
“Boşandım,” dedi.
“Eski eşim çocuğun velayetini istiyor.”
Adam bu kez başını kaldırdı.
“Zor,” dedi. Sadece bu.
“Evet,” dedi Léa.
“En zor kısmı da şu: mesele çocuk değil.”
Adam bekledi.
“Beni zayıf göstermek istiyor,” dedi Léa.
“Mahkemede. Çevresine. Kendine.”
Adam bir süre düşündü. Sonra çok sakin bir sesle konuştu:
“Böyle durumlarda,” dedi,
“detaylar önemlidir. Ve insanın yalnız taşımaması gereken yükler vardır.”
Léa başını salladı.
“İyi bir avukat,” diye ekledi adam,
“çok şeyi değiştirir.”
Bu kez cümle yerli yerindeydi.
Léa bunu hissetti.
“Evet,” dedi.
“Biliyorum.”
Konuşma burada kapandı. Ama Léa, uzun zamandır ilk kez, birinin karşısında kendini savunmak zorunda hissetmeden anlatmıştı.
Adamın kim olduğunu bilmiyordu.
Bilmesine gerek de yoktu.
Henüz…
⸻

YOLDA
Tren İstanbul’dan ayrıldıktan sonra manzara yavaş yavaş değişti. Şehir geride kalıyor, raylar daha sakin bir ritme giriyordu. Léa pencereye yaslanmıştı. İçindeki gerginlik, trenin tekdüzeliğine rağmen azalmıyordu.
Telefonu çaldığında, daha bakmadan kim olduğunu anladı.
Eski kocası.
Bir an tereddüt etti. Açmak istemedi. Ama açmamak, onu daha savunmasız yapardı. Bastı.
“Mahkeme tarihi değişti,” dedi adam, selam vermeden.
“Süreç hızlandırıldı.”
Léa doğruldu.
“Nasıl yani?”
“Yarın,” dedi.
“Sabah.”
Bir an sessizlik oldu. Tren ilerlemeye devam ediyordu ama Léa sanki yerinde kalmıştı.
“Bu imkânsız,” dedi.
“Ben yoldayım.”
“Senin sorunun,” dedi adam.
“Çocuğun menfaati söz konusu.”
Telefon kapandı.
Léa ekrana bakakaldı. Parmakları soğumuştu. Nefesi düzensizleşti. Bu, onun planıydı. Bunu biliyordu. Bilerek yapmıştı. Onu panikletmek, dağıtmak, geç kalmasını sağlamak için.
Yan koltuktaki adam, Léa’nın yüzündeki değişimi fark etmişti.
“İyi misiniz?” diye sordu.
Léa başını sallamaya çalıştı ama beceremedi.
“Mahkeme,” dedi.
“Yarın.”
Adam duraksadı.
“Paris’te mi?”
“Evet.”
Sesi titredi.
“Bu trenle yetişemem.”
Bir an için gözleri doldu. Sonra tutamadı. Sessizce ağlamaya başladı. Hıçkırık yoktu. Sadece çaresiz bir akış. Uzun süredir tuttuğu bir şey çözülmüştü.
Adam konuşmadı. Önce bir peçete uzattı. Sonra çok sakin bir sesle:
“Şimdi düşünelim,” dedi.
“Çözüm var.”
Léa başını kaldırdı.
“Nasıl?” diye fısıldadı.
Adam trenin ekranına baktı.
“Bir sonraki büyük durakta ineriz,” dedi.
“Yunanistan’a yaklaşırken.”
“Oradan?”
“Atina,” dedi.
“Havalimanı güçlüdür. Paris uçuşu buluruz.”
Léa gözlerini kapattı.
“Bunu nasıl bu kadar sakin söylüyorsunuz?”
Adam ona baktı.
“Çünkü panik işe yaramaz,” dedi.
“Ve siz şu an paniklemek için değil, yetişmek için buradasınız.”
Bir an durdu. Sonra ekledi:
“Benim de oraya gitmem gerekiyor.
Asistanımı arayayım. Hızlıca bir şey ayarlasın.”
Bu cümle, Léa’nın dikkatini çekti.
Ama sorgulayacak hâli yoktu.
Adam telefonunu çıkardı. Kısa ve net konuştu.
“Evet. Şimdi. Atina’dan Paris. İki kişi.”
Kapattığında Léa’ya baktı.
“Beraber gidebiliriz,” dedi.
“Sizi bu konuda yalnız bırakmak istemiyorum.”
Bu cümle, Léa’yı yeniden ağlattı. Ama bu kez başka türlü.
“Teşekkür ederim,” dedi.
“Gerçekten.”
Tren Yunanistan sınırına yaklaştığında ikisi de hazırdı. İndiler. İstasyonda aceleyle yürürken Léa’nın dizleri titriyordu. Adam yanından ayrılmadı. Ne elini tuttu ne de fazla yaklaştı. Ama oradaydı.
Atina Havalimanı kalabalıktı. Zaman hızlanmıştı. Biletler alındı. Güvenlikten geçildi. Uçak anonsu yapıldığında Léa ilk kez derin bir nefes alabildi.
Uçakta yan yana oturdular.
Léa başını koltuğa yasladı.
“Bunu bana neden yaptığını biliyorum,” dedi birden.
“Sırf beni zayıf göstermek için. Saçlarım dökülüyordu diye.”
Adam ona baktı.
“Bu,” dedi,
“bir annenin yetersizliğiyle ilgili değildir.”
Léa gözlerini kapattı.
“Ya mahkeme öyle görmezse?”
Adam cevabı hemen vermedi.
Sonra sadece şunu söyledi:
“Görür.”
Uçak havalandı.
⸻
VARIŞ
Uçak Paris’e indiğinde gece çoktan şehrin üzerine çökmüştü. Léa kemerini çözerken hâlâ olanlara inanamıyordu. Saatler önce bir tren yolculuğundaydı. Şimdi ise sabaha karşı bir mahkemeye hazırlanıyordu.
Yanındaki adam ayağa kalktı.
“Buradan sonrası sizindir,” dedi.
Sesinde ne vedalaşma ağırlığı vardı ne de beklenti.
Léa ona baktı.
“Bunca şeyi neden yaptınız?” diye sordu.
“Beni hiç tanımıyordunuz.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Bazen,” dedi,
“beklemediğimiz bir yerden iyilik görürüz.
Bunun bir sebebi olmak zorunda değil.”
Léa bir şey daha sormak istedi.
“Ne iş yapıyorsunuz?”
Adam bir an düşündü.
“Farklı görevlerim var,” dedi.
“Her gün aynı şey değil.”
Bu cevap yeterliydi.
Belki de fazla bilmemek daha güvenliydi.
Havalimanında ayrıldılar.
Ne numara değiş tokuşu oldu ne de söz verildi.
⸻
GECE
Léa eve girdiğinde saat gece yarısını geçmişti.
Kapıyı annesi açtı.
Yorgundu ama gülümsüyordu.
“Geldin,” dedi.
O sırada çocuk koşarak geldi.
“Anne!” diye bağırdı ve Léa’nın bacaklarına sarıldı.
Léa dizlerinin üzerine çöktü.
Onu kucakladı.
Saçlarına gömüldü.
“Çok özledim seni,” dedi çocuk.
Sonra başını kaldırdı.
“Saçların çok güzel olmuş.”
Léa’nın gözleri doldu.
“Beğendin mi?” diye sordu.
“Evet,” dedi çocuk.
“Eskisi gibisin.”
İşte tam da buydu.
Eskisi gibi.
O gece Léa uyuyamadı.
Yatağın içinde döndü durdu.
Mahkeme salonu, eski kocasının sesi, avukat cümleleri…
Hepsi zihninde birbirine karıştı.
Bir ara çocuğun odasına gitti.
Uyurken yüzüne baktı.
“Kaybetmeyeceğim seni,” dedi fısıltıyla.
⸻
SABAH
Sabah erkenden kalktı.
En sade ama en güçlü kıyafetlerini seçti.
Ne iddialı ne silik.
Kendisi gibi.
Saçlarını aynanın karşısında taradı.
Bir an durdu.
Aynadaki kadına baktı.
Kaçmıyordu artık.
⸻
SALON
Léa mahkeme salonunun kapısında bir an durdu.
Kapıyı açmadan önce, saçlarını son kez düzeltti. Refleks değildi bu; bilinçliydi. Aynadaki kadını sabah uzun uzun süzmüştü. Ne meydan okuyan bir ifade vardı yüzünde ne de savunmaya geçen bir gerginlik. Sakin görünüyordu. Ama bu sakinlik, eskisi gibi dağılmaya hazır bir hâl değildi.
Kapıyı açtı.
Salona girdiği anda ilk fark ettiği şey sessizlik olmadı.
Bakışlar oldu.
Sonra onu gördü.
Eski kocası.
Karşı sırada oturuyordu. Avukatıyla fısıldaşıyordu. Léa’yı fark etmesi bir saniye sürdü. Ama o bir saniye, yüzünde her şeyi ele verdi.
Önce tanıyamadı.
Sonra gözleri saçlarına kaydı.
Bakışları dondu.
Bu saçlar…
Onun hafızasında bıraktığı Léa’ya ait değildi.
Saçsız, yorgun, omuzları düşük kadın yoktu karşısında.
Saç çizgisi net, dolgun, hareketli saçları olan; yürürken fark edilmemesi mümkün olmayan bir kadın vardı.
Eski kocasının yüzündeki ifade, gizleyemediği bir şoktu.
Bu, hazırlanmadığı bir sahneydi.
Çünkü planı belliydi:
“Zayıf görünecek. Yetersiz görünecek.”
Ama Léa güçlü görünüyordu.
Sadece bakımlı değil. Toparlanmış.
Adam istemsizce doğruldu. Avukatı ona bir şey fısıldadı ama Léa biliyordu; artık çok geçti. İlk izlenim oluşmuştu.
Léa yerine geçti. Çantasını yavaşça dizlerinin yanına koydu. Ellerini birleştirdi. Kimseye bakmamaya çalışmadı. Buna ihtiyacı yoktu.
Salon yavaş yavaş doldu.
Herkes yerini aldı.
Hakim bekleniyordu.
Kapı açıldığında, Léa başını kaldırdı.
Ve ikinci şok geldi.
İçeri giren adam…
Trende yanına oturan adamdı.
Atina’da onunla koşan adamdı.
Uçakta sessizce yanında oturan adamdı.
Bir anlık boşluk oluştu.
Göz göze geldiler.
Bu, bir bakış değildi.
Bu, tanınmanın ağırlığıydı.
Léa’nın kalbi hızlandı.
Adam durdu.
Salon bunu fark etti.
Herkes bir şeylerin ters gittiğini hissetti ama ne olduğunu bilmiyordu.
Eski koca bakışlarını ikisi arasında gezdirdi.
Bu sessizlik normal değildi.
Bu duraksama da.
Hakim hiçbir şey söylemedi.
Kürsüye ilerlemedi.
Sadece başını çok hafifçe eğdi.
Sonra arkasını döndü.
Ve salonu terk etti.
Bir uğultu başladı.
Fısıltılar yükseldi.
Léa yerinden kıpırdayamadı.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama içindeki tek his şuydu: kontrol dışı bir an.
Beş dakika sürdü.
Beş uzun dakika.
Sonra kapı tekrar açıldı.
Başka bir hakim içeri girdi.
Resmî, mesafeli, tanımadığı biri.
Duruşma başladı.
⸻
DEVAM – KARAR
Yeni hakim hızlıydı.
Soruları netti.
Kimseye alan tanımıyordu.
Eski kocanın avukatı saç dökülmesini ima eden bir cümle kurduğunda, hakim sözünü kesti.
“Fiziksel bir durumun,” dedi,
“ebeveynlik yeterliliğiyle doğrudan ilişkilendirilmesi hukuken geçerli değildir.”
Léa o an nefes aldı.
Karar kısa sürede açıklandı.
Velayet Léa’da kalacaktı.
Salon boşalmaya başladığında Léa ayağa kalktı. Dizleri hâlâ titriyordu. Ama bu kez ayakta kalabiliyordu.
Tam çıkarken, arka sıralara baktı.
Onu gördü.
Hakim cübbesi yoktu üzerinde.
Sivil kıyafetlerle, izleyici olarak oturuyordu.
Bakışları sakindi.
⸻

KORİDOR
Koridorda karşılaştılar.
“Beni neden bıraktınız?” dedi Léa.
Sesinde kırgınlık yoktu.
Sadece şaşkınlık.
Adam durdu.
“Sizinle tanıştım,” dedi.
“Yolculuk ettik.
Bu durumda davanızı yönetmem hukuken ve etik olarak mümkün değildi.”
“Bu yüzden mi çıktınız?” diye sordu Léa.
“Evet,” dedi.
“Derhal çekildim. Dosyayı meslektaşıma devrettim.”
Léa bir an durdu.
“Peki ya dava?” dedi.
Adam gözlerinin içine baktı.
“Davanız güçlüydü,” dedi.
“Ve ben doğru kişiye bıraktığımdan emindim.”
Léa başını salladı.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Adam gülümsedi.
“Bazen,” dedi,
“doğru olan şey, sahneden çekilmektir.”
⸻
ŞÜPHE
Mahkeme salonu boşalırken Léa’nın içindeki sevinç aceleye gelmişti. Karar cebindeydi ama kalbi hâlâ yerini bulamamıştı. Eski kocası yanından geçerken yüzüne bakmadı. Bu iyiye işaretti. Yenilgiyi hemen kabullenmeyenlerin ilk refleksi buydu.
Ama avukatı…
Durmamıştı.
Koridorda fısıldaşmalar başladı.
Léa bunu fark etti.
Bakışlar, aceleyle çekilen notlar, telefon ekranları…
Eski kocası, salonun çıkışında avukatına eğildi.
“Bu normal değil,” dedi.
“Bu kadın o hakimi tanıyordu.”
Avukat başını kaldırdı.
“Bir şey mi biliyorsunuz?” diye sordu.
“Hayır,” dedi adam.
“Ama bu kadar tesadüf olmaz.”
İşte bu cümle, her şeyi başlatmaya yeterdi.
⸻

İTİRAZ
Aynı günün öğleden sonrası, avukat ofisinde hummalı uğraşlarla geçti.
İtiraz dilekçesi hazırlanırken kullanılan kelimeleri dikkatlice seçmek zorundalardı. Kimse açık bir suçlama yapmıyordu. Ama ima yeterliydi.
•Tarafsızlık şüphesi
•Hakimin davadan çekilme gerekçesinin zamanlaması
•Taraflardan biriyle önceden temas ihtimali
•Yargılamanın objektif görünümünün zedelenmiş olabileceği iddiası
Asıl güçlü nokta şuydu:
Eğer o hakim bir dakika bile dosyayla temas etmiş olsaydı, itirazın önü açılırdı.
Ama etmemişti.
Bunu avukat da biliyordu.
Bu yüzden itiraz metni, gerçekle değil algıyla ilerliyordu.
“Davaya bakan ilk hakimin, taraflardan biriyle önceden tanışıklığı olduğu yönünde makul bir şüphe oluşmuştur. Her ne kadar hakim derhal çekilmiş olsa da, bu durum davanın bütünlüğü açısından değerlendirilmelidir.”
Bu, hukuken zayıf ama psikolojik olarak güçlü bir hamleydi.
Amaç kararı bozmak değil, Léa’yı yormaktı.
⸻
GERÇEK ETİK NOKTA
Léa’nın bilmediği şey şuydu:
Hakim, salona girer girmez davanın tarafını tanımıştı.
Dosyaya bakmamıştı.
Tarafları dinlememişti.
Tek kelime etmemişti.
Ve derhal çekilmişti.
Bu yüzden:
•Hukuken davaya hiç dahil olmamıştı
•Kararın oluşumunda en ufak bir etkisi yoktu
•Tarafsızlık ilkesini ihlal etmemişti
Tam tersine…
Davayı kurtaran hamle tam olarak buydu.
Beş dakika bile kalsa, itiraz gerekçesi haklı olacaktı.
Ama o çıkmıştı.
Sessizce.
⸻
DÖNÜŞ
Léa eve dönerken telefonu çaldı.
Numara tanıdıktı.
Avukatı.
“Karar temiz,” dedi önce.
Sonra durdu.
“Ancak…”
Léa kalbinin yeniden sıkıştığını hissetti.
“İtiraz edildi,” dedi avukat.
“Tarafsızlık şüphesi üzerinden.”
Léa yürümeyi bıraktı.
Kaldırımın ortasında durdu.
“Ne demek bu?” dedi.
“Bu,” dedi avukat,
“hemen bir şey olacağı anlamına gelmez. Ama süreç uzayabilir.”
Telefon kapandığında Léa elindeki anahtarları düşürdü.
Bir saat önce kazandığını düşündüğü şey, şimdi yeniden havadaydı.
Eve girdiğinde annesi ve çocuğu kapıdaydı.
“Anne!” dedi çocuk.
“Ne oldu?”
Léa gülümsedi.
Ama bu gülümseme yarım kaldı.
“Sonra anlatırım,” dedi.
“Biraz yorgunum.”
O gece Léa odasına kapandı.
Kutlayamadı.
Sarılıp sevinemedi.
Çocuğuna “kazandık” diyemedi.
Çünkü kaybetmekten değil…
Kazandıktan sonra yeniden elinden alınmasından korkuyordu.
Ve bu, daha ağırdı.
⸻
BELGE
İtiraz dilekçesi dosyaya girdiğinde, Léa bunun sıradan bir hamle olmadığını hemen anladı. Metin düzgün yazılmıştı. Sert değildi ama ısrarcıydı. Suçlama yoktu, şüphe vardı. Ve hukukta şüphe, bazen gerçekten daha tehlikeliydi.
Avukatı dosyayı kapattı.
“Yeni bir şey eklemişler,” dedi.
“Bu sabah.”
Léa’nın boğazı kurudu.
“Ne?”
Avukat dosyadan birkaç sayfa çıkardı.
“Uçak biletleri,” dedi.
“Atina–Paris.”
Léa’nın yüzü soldu.
“Nasıl…?”
“İki kişi için alınmış,” diye devam etti avukat.
“Aynı uçuş. Aynı saat.”
Léa sandalyeye yaslandı.
O an, tren, Atina, koşu, havaalanı…
Hepsi tek bir çizgide birleşti.
“Bunu nasıl bulmuş?” diye sordu.
Avukat omuz silkti.
“Tesadüf değil. Takip.”
⸻
GERÇEK NASIL ORTAYA ÇIKTI
O gün, Paris’te başka bir odada Markus’un telefonu çalıyordu.
Ekranda asistanının adı vardı.
“Bir şey bildirmem gerekiyor,” dedi sekreter.
“Ve bunu yazılı da kayda alıyorum.”
Markus durdu.
“Dinliyorum.”
“Bir avukat,” dedi sekreter,
“dolaylı yoldan uçuş bilgilerinize ulaşmaya çalıştı.
Reddedildi.
Ama ardından açık kaynaklardan araştırma yapılmış.”
Markus’un yüzü gerildi.
“Ne bulunmuş?”
“Atina’dan Paris’e aynı uçuşta iki yolcu,” dedi sekreter.
“İsimler… siz ve Léa.”
Markus gözlerini kapattı.
“Bu bilgiyi nasıl elde etmişler?”
“Trenle yetişilemeyeceğini fark etmişler,” dedi sekreter.
“Alternatifleri kontrol etmişler.
Uçuşlar herkese açık.”
Bir an sessizlik oldu.
“Her şey kayıt altında mı?” diye sordu Markus.
“Evet,” dedi sekreter.
“Ve şunu da eklemem gerekiyor:
Size yönelik hiçbir uygunsuz teklif kabul edilmedi.
Tam tersine, girişimler raporlandı.”
Markus derin bir nefes aldı.
“Teşekkür ederim,” dedi.
“Doğru olanı yaptınız.”
Telefon kapandı.
⸻
AYNI AVUKAT, AYNI ODA
Ertesi gün Léa avukatının ofisine girdiğinde, yalnız olmadığını fark etti.
Markus camın kenarında ayakta duruyordu.
Ceketini çıkarmıştı.
Hakim değildi şu an.
Sadece bir adamdı.
Göz göze geldiler.
“Sen de mi buradasın?” dedi Léa.
Markus başını salladı.
“Evet,” dedi.
“Bu itirazla ilgili.”
Avukat ikisine birden baktı.
“Bu iyi,” dedi.
“Çünkü anlatılması gereken bir şey var.”
Dosyayı masaya koydu.
“Karşı taraf,” dedi,
“bir bağ kurulduğunu iddia ediyor.
Uçuş, zamanlama, tesadüfler üzerinden.”
Léa konuştu.
“Benimle tanıştığında kim olduğumu bilmiyordu,” dedi.
“Davayı bilmiyordu.”
Markus söze girdi.
“Ve ben,” dedi,
“salona girer girmez tarafı tanıdım.
Dosyaya bakmadan, tek kelime etmeden çekildim.”
Avukat başını salladı.
“İşte kilit nokta bu.”
Masadaki dosyayı işaret etti.
“Fransız hukukunda,” dedi,
“tarafsızlık ihlali için fiilî temas gerekir.
Algı yetmez.”
Markus devam etti:
“Benim o davayla tek temasım,” dedi,
“çekilme anıdır.”
Léa ilk kez rahat nefes aldı.
“Uçak biletleri?” diye sordu.
Avukat netti.
“Davaya etkisi yok,” dedi.
“Çünkü karar sürecinde yoktunuz.”
Markus Léa’ya baktı.
“Benim o salondan çıkmam,” dedi,
“sizi zora sokmadı.
Tam tersine… sizi korudu.”
Léa’nın gözleri doldu.
Ama bu kez ağlamadı.
⸻
BEKLEYİŞ
İtiraz süreci başlayacaktı.
Bu kaçınılmazdı.
Ama artık Léa şunu biliyordu:
Bu bir oyun değil.
Bu bir direnç testiydi.
Ve bu kez, yalnız değildi.
⸻
KAYIP
Léa okulun kapısından içeri girdiğinde, içini saran huzursuzluk çok tanıdıktı.
Oğlunu her gördüğünde ilk yaptığı şey sınıf kapısına bakmaktı. Sırasını, montunu, çantasını…
Bu kez kapı açıktı.
Ama o yoktu.
Bir anlık sessizlik oldu Léa’nın içinde.
Sonra kalbi hızlandı.
“Sınıf öğretmeni nerede?” diye sordu.
Öğretmen başını kaldırdı.
“Babası aldı,” dedi.
Léa’nın yüzü bembeyaz oldu.
“Nasıl yani?”
“Benim haberim yok.”
“Müdüre bilgi vermiş,” dedi öğretmen.
“Aceleyle geldi.”
Léa müdürün odasına koştu.
“Oğlum nerede?” dedi.
Sesi artık kontrolsüzdü.
Müdür gözlerini kaçırdı.
“Babası olduğunu söyledi,” dedi.
“Velayet süreci devam ediyor ama… sorun olmaz sandık.”
Tam o anda Léa’nın telefonu titredi.
Oğlu arıyordu.
⸻
TELEFON
“Anne…”
Ses titriyordu.
“Neredesin?” dedi Léa.
“Neredesin?”
“Babam beni aldı,” dedi çocuk.
“Bir yere geldik.
Bilmiyorum burası neresi ama deniz var.”
Léa dizlerinin üzerine çöktü.
“Kapalı bir yer mi?”
“Bir tabela görüyor musun?”
“Evet,” dedi çocuk.
“Bir restoran var.
Adı… Les Pins gibi bir şey.”
Léa telefonu kapatır kapatmaz Markus’u aradı.
⸻
MARKUS DEVREDE
Markus telefonu açtığında Léa ağlamıyordu.
Bu daha kötüydü.
“Oğlumu aldı,” dedi.
“Yerini biliyorum.”
Markus’un sesi sertleşti.
“Adres söyle.”
Léa söyledi.
Markus durmadı.
Arabaya binerken telefonunu çıkardı.
“Jacques,” dedi.
“Bir iyiliğe ihtiyacım var.
Acil.”
Bir duraksama oldu.
Sonra:
“Evet. Çocuk. Velayet davası devam ediyor.”
Telefonu kapattı.
“Geliyorum,” dedi Léa’ya.
“Polis eşliğinde.”
⸻
YOL
Arabada kimse konuşmadı.
Markus direksiyona sıkıca tutunmuştu.
Léa arka koltukta oturuyordu.
Ellerini dizlerinin arasında kenetlemişti.
“Yanlış bir şey yapmadın,” dedi Markus bir süre sonra.
“Sakın kendini suçlama.”
“Polise gitmeye korkuyordum,” dedi Léa.
“Ya onu daha da saklarsa diye…”
Markus aynadan ona baktı.
“İşte tam da bu yüzden,” dedi,
“şimdi doğru zamandayız.”
⸻

YAKALANMA
Restoran denize bakıyordu.
Sakin, sıradan, masum bir yer.
Ama polis arabaları durduğunda bu masumiyet dağıldı.
Markus indi.
Léa arkasından.
Oğlunu gördü.
Masada oturuyordu.
Önünde patates kızartması vardı.
Gözleri annesini arıyordu.
“Anne!” diye bağırdı.
Léa koştu.
Onu kucağına aldı.
O an her şey durdu.
Sonra polis konuştu.
“Çocuğu annenin izni olmadan buraya getirdiniz,” dedi.
“Velayet süreci devam ederken bu hukuka aykırı.”
Eski koca ayağa kalktı.
“Ben babasıyım,” dedi.
“Bir şey yapmadım.”
Markus öne çıktı.
“Yanılıyorsunuz,” dedi.
“Yaptığınız şey açıkça çocuğun izinsiz alıkonulması.”
Polis başını salladı.
“Bu,” dedi,
“velayet davasında ağır ihlaldir.”
Adamın yüzü çöktü.
⸻
SONUÇ
O gün tutanak tutuldu.
Çocuk annesine teslim edildi.
Ve o tek hamleyle:
•itiraz süreci çöktü
•babanın tüm güvenilirliği bitti
•velayet davası tamamen düştü
Adam, Léa’yı korkutmak isterken
kendini hukukun dışına itti.
⸻
SESSİZLİK
O gece Léa oğlunu yatırırken elleri hâlâ titriyordu.
“Anne,” dedi çocuk,
“bir daha gitmem onunla.”
Léa saçlarını okşadı.
“Gitmeyeceksin,” dedi.
“Söz.”
Kapı kapandığında Markus hâlâ salondaydı.
“Bitti,” dedi.
“Artık bitti.”
Léa ilk kez ağladı.
Bu kez korkudan değil.
⸻
SESSİZLİK VE IŞIK
Salon sessizdi.
Markus koltukta oturuyordu. Elleri dizlerinde. Önünde bir bardak vardı ama içi boştu. Alkol yoktu, teselli yoktu, acele hiç yoktu. Sadece bekliyordu.
Léa ağlamıyordu artık. Ama gözlerinden hâlâ yaşlar süzülüyordu. Günlerdir, belki haftalardır tuttuğu her şey yavaş yavaş çözülüyordu. Markus hiçbir şey söylemedi. Yanına geldiğinde, sadece omzunu ona doğru biraz yaklaştırdı.
Léa başını onun omzuna yasladı.
Bu bir sığınma değildi.
Bu bir durma anıydı.
Bir süre böyle kaldılar. Ne kadar sürdüğünü ikisi de bilmiyordu. Sonra Léa nefesini toparladı. Yavaşça doğruldu.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Sesi sakindi.
Markus başını salladı.
“Artık her şey yolunda,” dedi.
“Bundan sonra iyi olacak.”
Ayağa kalktı. Ceketini aldı.
“Gitmem gerekiyor,” dedi nazikçe.
“Bugün yeterince zor bir gündü.”
Kapıya yöneldiğinde Léa bir an durdu.
Gitmesini istemediği için değil…
Gitmesinin doğru olduğunu bildiği için.
Kapı kapandığında evde ilk kez gerçek bir sessizlik oldu.
Léa o gece uyudu.
Uzun zamandır ilk kez, rüyasız, korkusuz bir uyku.
⸻
SABAH
Sabah güneşi mutfağa dolduğunda Léa kahvesini aldı ve pencerenin önüne geçti. Oğlu hâlâ uyuyordu. Evde bir düzen hissi vardı. Her şey yerli yerindeydi.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Ve o an düşündü.
Bu kadar zor bir süreçte, bir adam hayatına girmişti.
Ne bir şey istemişti.
Ne bir karşılık beklemişti.
Ne de onun zayıf anından faydalanmıştı.
Yanında durmuştu.
Ve sonra çekilmişti.
Léa’nın boğazı düğümlendi.
“Teşekkür bile edemedim,” dedi kendi kendine.
Telefonunu eline aldı. İsmi, rehberde duruyordu. Aramak istedi. Ama durdu.
Mahkeme salonunda çiçeklerle koşacak biri değildi.
Yanlış anlaşılmasını istemiyordu.
Bir borcu vardı ama bu borç, sözle kapatılacak gibi değildi.
Tam ne yapabileceğini düşünürken telefon çaldı.
Ekranda bir isim belirdi.
Markus.
⸻
TELEFON
“Günaydın,” dedi Markus.
Sesi sakindi. Dün akşamki gibi.
“Günaydın,” dedi Léa.
Bir an sessizlik oldu. Sonra Markus konuştu.
“Dün,” dedi,
“trende tanıştığımızda… senin çok derdin vardı.
Ve ben açıkçası başka bir şey düşünmedim.
Tanışmak, devam etmek, hiçbir şey.”
Léa nefesini tuttu.
“Ama şimdi,” dedi Markus,
“her şey çözüldü.
Ve artık başka bir şey konuşmak mümkün.”
Bir an durdu.
Sonra gülümsediğini Léa sesinden anladı.
“Hanımefendi,” dedi,
“benimle gerçekten tanışmak ister misiniz?”
Léa güldü.
Sessiz, gerçek bir gülüştü bu.
“Ne demek bu?” dedi.
“Bu,” dedi Markus,
“bir kahvaltı demek.
Hiçbir borç, hiçbir beklenti olmadan.”
Léa pencereye baktı. Güneş yükseliyordu.
“Evet,” dedi.
“İsterim.”
“Harika,” dedi Markus.
“O zaman yarım saat sonra.”
Telefon kapandığında Léa olduğu yerde kaldı.
Kalbi hızlı atmıyordu.
Telaşı yoktu.
Sadece şunu hissetti:
Hayat, uzun bir aradan sonra, ilk kez nazikti.


















