PERUKÇUNUN DEFTERİ

16 Ocak 2026 | Saç Romanları | |

İsterseniz bu yazıyı aşağıdan dinleyebilirsiniz.

 

İstanbul, 1908

Sabahları dükkânı açmadan önce kapının önünde bir süre dururum. Bu, kilidi kontrol etmek için değildir. Kilit sağlamdır. Asıl sebep, sokağın o gün bana ne söyleyeceğini anlamaktır. İstanbul her sabah başka bir yüzle uyanır; bazen sessiz, bazen fazlasıyla konuşkan.

O gün konuşkandı.

Yağmur gece boyunca durmuş, taşların arasında birikmiş sular sabahın ilk ayak sesleriyle hareketlenmişti. Arnavutkaldırımın üzerinde, tekerlek izleri ince çizgiler hâlinde kalmıştı. Haliç’ten gelen ağır koku, dükkânın ahşap kapısına kadar sokulmuştu. Kapıyı açtığımda içeri önce o koku girdi. Sonra ben.

Perukçu dükkânı dediğiniz şey, dışarıdan bakıldığında bir dükkân değildir. Camda birkaç baş, üstlerinde saçlar; içeride sessizlik. İnsanlar ya utanarak girer ya da hiç girmez. Bu yüzden kapının gıcırtısını yıllar önce kestirdim. Girişte ses istemem.

Masanın üstünde dün akşamdan kalma makas duruyordu. Ucunda, silmeyi unuttuğum çok ince bir saç teli vardı. Onu alıp çekmeceye koymadım. Bazen bir şeyi bilerek ortada bırakmak gerekir. Kendine bakıp bakmadığını görmek için.

Çırağım henüz gelmemişti. Maruf’un geç kalması alışkanlıktı ama her alışkanlık masum değildir. Yine de o sabah, yalnız kalmak işime geldi.

Raflardan birindeki demeti indirdim. İtalyan saçları. Koyu kestane. Ağır. Parmaklarımın arasında kıvırdım. İyi saç, insanın elinde direnmez; teslim olur ama boyun eğmez. Saçtan anlarım. İnsanlardan anladığım da olur.

Kapıdan içeri biri girdiğinde, daha adımını atmadan anladım. Ayakkabının sesi farklıydı. Ne aceleciydi ne de temkinli. Kararsız bir adım… Bu, insanın kendi bedenine bile tam yerleşemediği anlarda olur.

Kadın şapkalıydı. Şapkayı çıkarmadı. Şapkayı çıkarmayan kadınlar, saçlarından değil; kendilerinden utanır.

“Günaydın,” dedi.

Sesi düzgündü. Fazla düzgündü. İstanbul’da kadınlar genellikle fazla düzgün konuşmaz. Hayat, cümleleri ezer.

“Buyurun,” dedim.

Oturmadı. Aynaya da bakmadı. Aynaya bakmayan kadınları severim; çünkü onlar aynanın ne söylediğini bilir.

 

“Beni size yönlendirdiler,” dedi.

Kimin yönlendirdiğini söylemedi. Söylemesini de istemedim.

“Saç…” dedi, sonra sustu.

Cümleyi tamamlamaya zorlamadım. İnsan, söylemeye hazır olmadığı şeyi zorla söylerse, yalan çıkar.

“İsterseniz biraz oturun,” dedim.

Oturdu. Ama sandalyenin ucuna. Kaçmaya hazır gibi.

Ellerine baktım. Eldiven yoktu. Tırnak dipleri kızarmıştı. Sağ elinin başparmağı, sol elinin işaret parmağını farkında olmadan sıkıyordu. İnsan başkasına dokunamayınca kendine dokunur. Fazla dokunur.

“Peruk mu istiyorsunuz?” diye sordum.

“Bilmiyorum,” dedi.

Sonra ekledi:

“Geçici.”

 

Geçici kelimesini söylerken dudakları gerildi. Geçici olan hiçbir şey bu kadar ağırlık taşımaz.

İlk gün ölçü almadım. Saçına dokunmadım. İnsanlara ilk gün dokunulmaz. Dokunmak, sorumluluk getirir.

Konuşurken başını eğdi. Şapkasının altından, kulak arkasında bir boşluk gördüm. Düzgün değildi. Dökülme gibi durmuyordu. Makas izi yoktu. Ama kök… kök huzursuzdu.

“Bazen,” dedi, cümleyi bitirmedi.

Bitirmesine izin vermedim.

 

“Bir daha gelin,” dedim. “Cuma.”

“Cuma,” dedi.

Giderken kapının önünde durdu. Geri dönüp bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra vazgeçti. Kadınların en sık yaptığı şeydir bu: söylememeyi seçmek.

Kapı kapandı. Sokak sesi içeri doldu.

Yerde, sandalyenin yanında ince bir tel vardı. Eğildim, aldım. Saç telinin ucu kırık değildi. Koparılmıştı. Kökünde, çok hafif bir kızarıklık…

Saçı avucumda tuttum.

O an anladım:

Bu, sadece bir peruk işi değildi.

Ama henüz hiçbir şey söylemedim.

Çünkü İstanbul’da bazı hikâyeler yavaş açılır.

Ve bazı sırlar, acele edilirse bir daha hiç konuşmaz.

 

İkinci Geliş

Cuma sabahı, dükkânı açtığımda Maruf kapının önünde bekliyordu. Elinde bir paket, yüzünde uykusuzluğun bıraktığı ince çizgiler.

“Gece geç yattım usta,” dedi. Açıklamaya gerek duymadan.

Başımı salladım. Açıklamalar çoğu zaman gerçeği bozardı.

Kadın öğleden sonra geldi. Bu sefer kapıyı çaldı. İlk gelişine göre daha yüksek bir sesle. İçeri girdiğinde şapkasını çıkardı ama hemen sandalyeye koymadı; kucağında tuttu. Sanki şapka, başıyla dünya arasında bir duvardı ve onu tamamen yıkmaya hazır değildi.

Saçlarını ilk kez açık gördüm.

Boşluklar vardı. Ama insanın ilk baktığında fark edeceği yerlerde değil. Tepede değil. Alında değil. Kulak arkasında, enseye yakın; başını eğdiğinde ortaya çıkan yerlerde. Saç, bilinçli olarak saklanmıştı. Saklanmış olan şeyler, en çok dikkati çeker.

“Bu sefer ölçü alabilir miyim?” dedim.

Başını salladı.

Ölçü ipini alırken eli titredi. İpi başının çevresinden geçirirken, nefesini tuttuğunu hissettim. İnsanlar saçına dokunulurken ya rahatlar ya gerilir. O gerildi. Ama kaçmadı.

 

“Gece uykunuz nasıl?” diye sordum.

Soruyu beklemiyordu. Bir an durdu.

“Kesik,” dedi. “Ama bu herkesin sorunu.”

“Herkesin sorunu,” dedim, “herkeste aynı izleri bırakmaz.”

Ölçüyü not ettim. O sırada, konuşurken eli saçına gitti. İki tel seçti. Sonra fark etti. Hızla geri çekti. Utandı. Utanç, çoğu zaman acıdan daha hızlı yakar.

“Eczaneye hâlâ gidiyor musunuz?” dedim.

Başını kaldırdı. Gözleri bir an karardı.

“Gitmemem gerektiğini mi düşünüyorsunuz?”

“Düşünmüyorum,” dedim. “Sadece soruyorum.”

“Eczacı…” dedi, kelimeyi tartarak. “Beni sakinleştiriyor.”

Sakinleştirmek. Bazı insanlar başkasını sakinleştirirken, onu yerinde tutmak ister.

“Yeğeni,” dedi sonra. “Onun dükkânına gitmemi istiyor.”

“Gittiniz mi?”

“Hayır.”

Bu “hayır” netti. Ama arkasında bir yorgunluk vardı.

Ölçü bittikten sonra şapkasını aldı. Aynaya bakmadı. Yine. Aynaya bakmamak, artık bir tercihti.

“Peruk hazır olduğunda,” dedim, “haber vereceğim.”

“Kaç gün?”

“Birkaç hafta.”

Başını salladı. Bu süreyi kabul ediyordu. İnsan bazen beklemek ister. Çünkü beklerken karar vermek zorunda kalmaz.

Gitti.

 

Eczane

Aynı gün akşamüstü, eczaneye indim.

Eczane, sokağın en aydınlık yeriydi. Raflarda cam şişeler, etiketler; içeride her şeyin bir adı vardı. İsimler insanları rahatlatır. İsmi olan şey, kontrol edilebilir sanılır.

Eczacı beni görünce gülümsedi. Bu gülümseme, bir esnaf gülümsemesi değildi. Daha çok “sizi bekliyordum” gülümsemesi.

“Hanımefendi bugün gelmedi,” dedi ben sormadan.

“Yarın gelir mi?” dedim.

“Gelir,” dedi. “Gelirler.”

“Yeğeniniz de burada mı?” diye sordum.

Eczacı, bir şişeyi rafa koyarken elini fazla sert bastı. Cam, hafifçe tınladı.

“Gençtir,” dedi. “Hırslıdır.”

“Hırs,” dedim, “bazen sabırsız olur.”

“Zamanla geçer,” dedi.

Zamanın neyi geçirip neyi derinleştirdiğini biliyordum. Ama tartışmadım.

Eczaneden çıktığımda, kapının önünde biri duruyordu. Genç. Saçları fazla düzgün. Elleri temiz. Perukçu eli değildi bu. Ama perukçuluğu bilen birinin eli olabilirdi.

Bana baktı. Gülümsedi.

“Usta,” dedi. “İşleriniz iyi mi?”

“Yeterince,” dedim.

“Bu sokak,” dedi, “dar bir sokaktır. Herkes herkesi görür.”

“Görmek,” dedim, “bilmek değildir.” Gülümsedi. Gülümsemesi kayboldu.

Rakip

Ertesi gün Pera’ya çıktım. Yeğenin dükkânını görmek için. Camında parlak başlar, fazla düzgün saçlar vardı. Hepsi aynıydı. Fazla aynı.

İçeri girdiğimde beni tanıdı. “Bakmaya geldim,” dedim.

Dükkânı küçüktü ama vitrin genişti. Camın arkasında dizilmiş peruk başları birbirine çok benziyordu; hepsinin bakışı aynı noktaya sabitlenmişti. Fazla düzenli bir dükkân, çoğu zaman telaşı gizler.

Genç adam arkamdan kapıyı kapattı. Kilitlemedi. Kilitlemeye gerek duymayan insanlar, güçlerini başka yerlerden alır.

“Biz artık yeni usul çalışıyoruz,” dedi. “Eski yöntemlerle olmaz bu işler.”

“Saç,” dedim, “yeni usulü sevmez.”

Gülümsedi. Ama gözleri gülmedi. Gözleri vitrindeki başlara kaydı; sanki onları kontrol ediyordu.

“Bazı hanımlar,” dedi, “gerçeği bilmek istemez. Onlara umut satarsınız.”

“Umut satılmaz,” dedim. “Umut verilir.”

Omuz silkti.

“İkisi arasındaki farkı müşteriler pek anlamaz.”

 

Tezgâhın kenarında, küçük bir kutu vardı. Açık unutulmuştu. İçinde sarımsı bir tutkal, yanında da ince bir metal spatula. Spatulada yanık izi gördüm. Tutkal fazla ısıtılmıştı. Saç böyle yanar. İnsan böyle acele eder.

“İyi işler,” dedim.

“Size de,” dedi. Ama sesi, “çok sürmez” diyordu.

 

İlk Küçük Tehdit

O akşam dükkâna erken döndüm. Maruf çoktan gitmişti. Sokak kararmaya başlamış, kahvehaneden sesler yükselmişti. Kapıyı açtım, içeri girdim. Her şey yerli yerindeydi. Fazla yerli yerinde.

Masaya geçtim. Çekmeceleri açtım. Kadının saç tutamını koyduğum çekmeceye baktım. Saç yerindeydi. Ama mendil… mendil benim bıraktığım gibi katlanmamıştı.

Biri açmıştı.

Bir şey almamıştı. Ama bakmıştı.

Bu, en tehlikeli türdür. Alan değil, gören.

Tam o sırada kapının altından ince bir kâğıt parçası kaydı. Sessizce. Dizime kadar geldi.

Kalkmadım. Kâğıdı yerden almadım. Önce bekledim. Sokaktan ayak sesi var mı diye dinledim. Yoktu.

Kâğıdı aldım. Üzerinde sadece iki kelime vardı.

“Yanlış yer.”

Altına bir tarih atılmıştı. Bugünün tarihi.

Kâğıdı yırtmadım. Ateşe atmadım. Masanın üstüne, makasın yanına koydum. Bazı tehditler, saklanınca büyür; ortada durunca zayıflar.

O gece geç çıktım. Sokağın başında, karanlıkta bir siluet gördüm. Kıpırdamadı. Ben geçince o da döndü. Takip etmedi. Takip etmeyenler, iz bırakmaz.

 

Kadının Üçüncü Gelişi

Kadın üç gün sonra geldi. Bu sefer yüzünde acele yoktu. Bu, iyi bir işaret değildi. Acele eden insan hâlâ umutludur. Acele etmeyen, kabullenmeye başlar.

“Eczacı,” dedi daha oturur oturmaz, “yeğeninin dükkânına uğramış.”

“Ne demiş?”

“Benim için endişelendiğini.”

Endişe kelimesini söylerken dudakları inceldi.

“Endişe,” dedim, “bazen merakın kibar hâlidir.”

Başını salladı.

“Beni korkutuyor.”

“Nasıl?”

“Bakışıyla.”

Bu yeterliydi. Bazı bakışlar, dokunmadan daha ağırdır.

O gün peruğun tabanını gösterdim. Henüz saç takılı değildi. Sadece tül, sadece biçim.

“Bunu takınca,” dedim, “kimse sizden bir şey istemeyecek.”

“Ya ben?” dedi. “Ben kendimden bir şey ister miyim?”

Bu soru, ilk gerçek soruydu.

Cevap vermedim.

O sırada fark ettim: Saçındaki boşluk biraz daha genişlemişti. Ama daha dağınık değil; daha düzenli. Sanki eli, aynı yeri tekrar tekrar buluyordu. İnsan acıyı tanıyınca, oraya gider.

“Geceleri,” dedim, “yalnız kalmayın.”

“Kalıyorum,” dedi. “Herkes uyuyor.”

Herkesin uyuduğu evlerde, kadınlar uyanık kalır.

 

Küçük Bir Kayboluş

Ertesi hafta kadın gelmedi.

İki gün. Üç gün.

Dördüncü gün eczanenin önünden geçtim. Kapı açıktı ama içeride kimse yoktu. Raflar dağınıktı. Bir şişe yerde kırılmıştı. İçeride ağır bir koku vardı. Alkol değil. Yanmış tutkal.

Arka odaya baktım. Boştu.

O an ilk kez, bu işin yalnızca saçla ilgili olmadığını değil… zamanla ilgili olduğunu düşündüm. Birileri acele ediyordu. Ben acele etmiyordum.

Ve İstanbul’da acele edenler, sabırlı olanlardan her zaman önce hata yapar.

Kayboluşun Ardından beşinci gün, sabahın erken saatlerinde dükkânı açtığımda Maruf kapının önünde bekliyordu. Bu kez gecikmemişti. Gözleri kızarmıştı. Uykusuzluktan değil; uykusuzluğu düşünmekten.

 

“Usta,” dedi, “dün gece biri sokağın başında durdu. Uzun süre. Sonra gitti.”

“Baktın mı?” dedim.

“Baktım.”

“Tanıdın mı?”

“Hayır.”

Başımı salladım. Tanınmayanlar, tanınanlardan daha tehlikelidir. Çünkü henüz bir yere bağlanmamışlardır.

Masaya geçtim. Kadının peruğu yarım kalmıştı. Tül hazırdı. Çizgi doğruydu. Ama saçı takmadım. Henüz değil. Bir işi bitirmek için acele etmek, bazen onu yanlış bitirmektir.

O gün eczaneye tekrar indim.

Kapı kilitliydi. Camın arkasında, rafların yerleri değişmişti. Düzen bozulmuştu. Bu, bir hırsızlık değildi. Bir aramaydı. Arayanlar, ne aradıklarını bilir.

Kapının yanındaki küçük ilan panosunda, yarısı yırtılmış bir kâğıt gördüm. Üzerinde bir adres vardı. Üsküdar. Eski bir konak. Yazı, eczacının yazısıydı. Aceleyle yazılmıştı. Bir köşesinde parmak izi gibi koyu bir leke.

Üsküdar’a geçmek için vapura bindim. Deniz sakindi. İnsanlar sakin değildi. İstanbul’da su sakinleştiğinde, karada bir şey olur.

Vapurda onu gördüm.

Kadın, arka tarafta, rüzgâr almayan bir yerde oturuyordu. Başında şapka yoktu. Bu, onu ilk kez başı açık gördüğüm andı. Saçları daha azdı. Ama yüzü… yüzü daha netti. Sanki bir karar vermişti.

Yanına oturmadım. Karşısına da. Bir adım ötesine. İnsanlar bazen fark edilmek ister, bazen fark edilmemek. O an fark edilmemek istiyordu.

Vapurdan birlikte indik ama birlikte yürümedik. O önde, ben arkada. Takip ettiğimi hissettirmeden. Takip, bazen yürüyüş meselesidir.

Konak, sokağın sonunda, denize bakan eski bir yapıydı. Kapısı aralıktı. İçeride ses yoktu. Bahçede, yerde saç telleri vardı. Rüzgâr savurmuş gibi değil. Bilerek bırakılmış gibi.

İçeri girmedim. Henüz değil.

Kadın kapıda durdu. Başını çevirdi. Göz göze geldik.

“Beni mi takip ediyorsunuz?” dedi.

“Hayır,” dedim. “Sizi buldum.”

Bu cevap hoşuna gitti. Hoşuna giden cevaplar, insanı rahatlatır. Rahatlayan insan konuşur.

“Eczacı burada,” dedi. “Ama yalnız değil.”

“Yeğeni mi?”

Başını salladı.

“Beni burada bekletiyorlar,” dedi. “Bir şey anlatacaklarını söylüyorlar.”

“Ne anlatacaklar?”

“Beni.”

İçeri girdi. Ben kapıda kaldım. Kapıdan içeri bakmadım. Bazı şeyler uzaktan daha net görünür.

Bir süre sonra içeriden sesler yükseldi. Tartışma değil. Baskı. Yumuşak ama sürekli. İkna etmeye çalışan sesler. İkna, çoğu zaman zorlamanın kibar adıdır.

Sonra sessizlik.

Kapı açıldı. Kadın çıktı. Yüzü soluktu ama yürüyordu. Bu, önemliydi. Yürüyebilen biri henüz teslim olmamıştır.

“Gidelim,” dedi.

Birlikte yürüdük. Hiç konuşmadık. Üsküdar’ın dar sokaklarından geçtik. İnsanların bizi görmesini istedim. Görünür olmak bazen korur.

Vapura bindik. Bu kez yan yana oturduk.

“Beni onların dükkânına göndermek istiyorlar,” dedi. “Tedavi diye.”

“Ne tedavisi?”

“Sakinleştirici. Merhem. Sabır.”

Sabır kelimesini söylerken güldü. Kısa, acı bir gülüş.

“Sabır,” dedim, “herkese iyi gelmez.”

“Biliyor musunuz,” dedi, “en kötüsü ne?”

“Sor.”

“Beni suçlu hissettirmeleri.”

İnsan suçlu hissediyorsa, başkasının suçuna da ortak olur. Bunu onlara söylemedim. Ona da.

 

Yarım Kalan İş

Dükkâna döndüğümüzde hava kararmıştı. Maruf yoktu. Masanın üstünde bıraktığım kâğıt hâlâ duruyordu: Yanlış yer.

Kadın masaya baktı. Kâğıdı gördü.

“Bu ne?” dedi.

“Bir tavsiye,” dedim.

“Kimden?”

“Henüz bilmiyorum.”

Peruğun yarım hâlini gösterdim. Tülü eline aldı. Parmakları bu kez titremedi.

“Bitirin,” dedi. “Ne olursa olsun.”

“Bittiğinde,” dedim, “geri dönüş olmaz.”

“Olmasını istemiyorum,” dedi.

O an anladım: Bu, sadece saç meselesi değildi. Bu, bir sınır meselesiydi. İnsan bazen başına bir şey koyarak, hayatından bir şey çıkarır.

Peruğu tamamladım. Saçı tek tek yerleştirdim. Sessizce. Acele etmeden. Saçın her teli, bir günün yükünü taşıyordu.

Kadın aynaya baktı. Uzun süre. Bu kez kaçmadı.

Gözleri doldu. Ama ağlamadı.

“Şimdi,” dedi, “ben kimim?”

“Şimdi,” dedim, “siz görünüyorsunuz.”

Sonraki Gün

Ertesi sabah dükkânın camı kırılmıştı.

Taş içeri girmişti. Küçük bir taş. Ama yeterince ağır. Masanın üstünde, peruk başlarından birinin alnında durmuştu. Altında bir kâğıt vardı.

“Son uyarı.”

Bu kez tarih yoktu.

Ben taşı aldım. Avucumda tarttım. Taş, aceleyle atılmıştı. Hedefi camdı. İçerisi değil. Bu, korkutmak içindi. Susturmak değil.

Kadın o gün gelmedi.

Ama akşamüstü bir haber geldi. Kahvehaneden. Eczacı dükkânını kapatmıştı. Yeğen, şehirden ayrılmıştı. Kimse nedenini bilmiyordu. Ama herkes konuşuyordu.

İstanbul’da birinin susması, çoğu zaman konuşmasından daha çok şey anlatır.

 

Defter

Akşamüstü, dükkânı kapattıktan sonra masanın çekmecesinden defteri çıkardım. Her perukçunun bir defteri olur. Kimi ölçüleri yazar, kimi borçları. Ben gözlemleri yazardım. Çünkü bazı işler, makasla değil, kelimeyle tamamlanır.

Defteri açtım. Tarihi attım. Elim bir an durdu. Yazmak, karar vermektir.

“Bir kadının başı, bazen bir savaş alanıdır.

Savaşın tarafları görünmezdir.

En tehlikelisi, insanın kendi elidir.”

Kalemi bıraktım. Henüz tamam değildi.

 

Son Geliş

Kadın üç gün sonra geldi.

Bu kez kapıyı çalmadı. Gerek duymadı. Dükkâna girdiğinde yürüyüşü değişmişti. Hızlı değildi ama kararsız da değildi. Başında peruk vardı. Benim yaptığım. Ama asıl fark, başındaki şey değildi.

Elleriydi.

Ellerini cebinde taşımıyordu. Saklamıyordu. Boşta bırakıyordu. İnsan ellerini saklamıyorsa, kendisiyle pazarlık etmiyordur.

“Beni aradılar,” dedi. “Eczacı.”

“Ne dedi?”

“Bir daha gelmememi.”

“Gidecek misiniz?”

“Hayır.”

Bu “hayır”, ilk kez tereddütsüzdü.

Oturdu. Aynaya baktı. Sonra bana döndü.

“Biliyor musunuz,” dedi, “peruk takınca sadece saçım geri gelmedi.”

“Ne geldi?” diye sordum.

“Zaman,” dedi. “Bir anlık da olsa.”

Zaman. İnsan en çok onu kaybeder.

“Geceleri hâlâ zor,” dedi. “Bazen elim yine…”

Durdu. Elini havada bıraktı. Sonra yavaşça indirdi.

“Ama artık adını biliyorum,” dedi.

Başımı kaldırdım.

“Eczacının kitaplarından birinde gördüm. Fransızca bir dergide. Okurken utandım. Sonra rahatladım.”

Defteri kapattım.

“Adlar,” dedim, “bazen kurtarır.”

“Bazen de yakar,” dedi. “Ama yaksa bile… bilmek, bilmemekten iyi.”

Bir süre sustuk. Dükkânın içindeki sesler netleşti: sokaktan gelen ayak sesleri, kahvehaneden yükselen bir kahkaha, uzaktan vapur düdüğü. Hayat, içeri giriyordu.

“Gideceğim,” dedi. “Bugün dışarı çıkacağım. Uzun zamandır ilk kez.”

“Yalnız mı?”

“Hayır,” dedi. “Kendimle.”

Ayağa kalktı. Kapıya yürüdü. Tam çıkarken durdu.

“Bana neden ilk gün söylemediniz?” dedi.

“Çünkü,” dedim, “ilk gün söylenen şeyler, insanın elinden düşer.”

Başını salladı. Anladı.

Gitti.

Sokak

O akşam dükkânı erken kapattım. Sokağa çıktım. Onu uzaktan gördüm. Kalabalığın içinde. Kimse dönüp bakmıyordu. O da kimseye bakmıyordu. Yürüyordu. Saçıyla değil; bedeniyle.

Peruk, onun için artık bir saklanma aracı değildi. Bir geçişti.

Son Not

Gece defteri tekrar açtım. Cümleyi tamamladım.

“Bazı kadınlar saçlarını kaybetmez.

Bazı kadınlar saçlarını kendilerinden korumaya çalışır.

Bunun bir adı var.

Ama adını bilmek, iyileşmek değildir.

İyileşmek, utanmadan yaşamaya devam edebilmektir.”

Defteri kapattım.

En Son

Aylar sonra, saçları uzamaya başladığında geldi. Tam değil. Ama yeterince. Peruğu çantasından çıkarmadı. Yanında taşıyordu. Bırakmıyordu. Bırakmak zorunda da değildi.

Kapıda durdu.

“Biliyor musunuz,” dedi, “adı önemliymiş.”

“Evet,” dedim.

“Adı…”

Durdu.

Sonra söyledi.

Trikotilomani.

Kelime, dükkânın içinde bir süre asılı kaldı. Sonra yerini buldu.

Kadın gitti. Hayatına.

Ben dükkânıma döndüm. Makası yerine koydum. Camı sildim. Sürgüyü çektim.

İstanbul yine konuşuyordu.

Ve ben şunu biliyordum:

Bazı dedektiflikler suçla ilgili değildir. Bazıları, bir kadının kendi elleriyle yaptığı savaşı yargılamadan izleyebilmektir.

Randevu Al

Galeri

Mail Icon

Abone Ol 👋

Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için mail adresinizi yazın.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Yorum Yap

Bunları da Beğenebilirsiniz